Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu / Taner Akçam

Sunanlar: Elif Karaman & Görkem Örskıran

Bu yazıda Taner Akçam’ın “Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu” adlı kitabının sunum notları bulunmaktadır. Projenin temel motivasyonları arasında olan soykırım tartışmalarına bir temel oluşturması, soykırımı hazırlayan nedenlerin tartışılması için bu kitabın aktarılması ve tartışılması uygun görülmüştür. 

GİRİŞ

Yazar Ermeni soykırımına dair toplumda var olan iletişimsizlik problemini ve nedenlerini belirterek tartışmaya başlıyor. Bu durum dört temel şekilde karşımıza çıkıyor:

1) Devletin örgütlediği olayları yaşanmamış kabul etmek veya unutulmasını istemek.

Bu tavır iki şekilde karşımıza çıkıyor. Birincisi “Evet yaptık, gerekirse yine yaparız” tavrı. Buna örnek Akit Gazetesidir; “Hem topraklarımızda yaşayıp hem de Türklerin malına canına namusuna saldıran ne kadar namusuz, soyu kırık varsa cezalarını vermişiz… Dedelerimizin babalarımızın yaptıklarını doğru buluyoruz ve şimdi de aynı saldırı vaki olursa gerekeni fütursuzca yapacağız… Bunu böyle bilsin dünya kamuoyu… Keşke hepsini kırsalardı da kalanları başımıza bela kesilmeselerdi.” İkincisi de yapılanları eşitleyerek bilinçaltına itme tavrı.

2) Türkler geçmişte yaşadıkları şok ve travmalarla mücadele ederken onları unutmaya çalışırken Ermeni olaylarıyla yüzleşmek istemediler ve bundan kaçtılar.

3) Tarihe karşı ilgisiz kalma durumu.

İki tarafın da yaşadığı travmalar yüzleşmeyi ve iletişimi zorlaştıran en büyük unsur. Bu unsurları sebepleriyle açıklamaya çalışan bu kitap bir uzlaşı dili yaratmayı amaçlamaktadır.

İletişimin önündeki engelleri şöyle sıralayabiliriz:

1) Toplumlar arasında gelişen ön yargı

2) Ulusal tarih yazımı sonucu çarpıtılarak öğretilen tarih

3) Konuşanın etnik kimliğinin konuştuğu şeyin önüne çıkması,

Bu doğrultuda kişiler bu olaya dışarıdan, yani ulusal kimliklerinden sıyrılarak bakmalıdır.

4) Konuyu toplumlardaki insanların kendileri değil de devletlerin tartışıyor olması:

Bu nedenle gerçek muhataplar birbirleriyle konuşamıyor. Araya giren üçüncü güç olan devlet kendi çıkarlarını da öne sürünce iletişim sağlanamıyor.

5) Ermeni topluluklarının karşı tarafı muhatap koltuğunun boş olması

Ermeni topluluklarına yapılmış büyük kötülüklerin kabul edilmiyor hatta üzerine konuşulması bile reddediliyor olması Ermeni toplulukları için ayrıca bir travma sebebi yaratıyor.

A)TÜRK ULUSAL KİMLİĞİNİ BAZI ÖZELLİKLERİ

Taner Akçam’ın da belirttiği gibi ulusal kimlikle daha çok bir ulusun ulusal devlet kurma sürecinde şekillenmiş bazı özelliklerini kastedilmektedir, ve ulus tanımını daha çok politik anlamda kullanarak ulusal kimlikle ile ulusal devlet arasında doğrudan bir ilişki kurulmaktadır.

Bu tanımdan sonra, Türk ulusal devletinin kuruluş sürecinde oluşan ulusal kimliğimizi belirleyen, şu temel özellikleri saymak mümkündür. Ermeni kırımına hangi ruh hali ve hangi koşullar altında başvurulduğunu, bu özellikler ışığında anlayabiliriz.

a) Gecikmiş Türk Ulusal Kimliği ve Arayı Kapama Telaşının Saldırganlığı

Türk ulusal kimliği gelişmeye diğer uluslara nazaran oldukça geç başlamıştır. Bunun sonuncunda da arayı kapatma telaşı ile diğer uluslara karşı saldırganlaşmıştır. Bu gecikmenin nedenleri:

1)      İslam

Osmanlılarda İslam Türklüğün unutulmasına sebebiyet vermiştir. İslam’ın kabulünden sonra 12. Yüz yılın sonuna kadar Türkçe resmi dil olarak kullanılmamıştır hiçbir Türk devletinde. Bernard Lewis bu duruma dair şöyle bir tespitte bulunmuştur “ İslamlığı kabul eden uluslararasında hiçbiri, kendi ayrı özdeşliklerini İslam ümmeti içinde eritmekte Türkler kadar ileri gitmedi.”

2)      Osmanlının büyük bir imparatorluk olması

Büyük bir imparatorluğu yönetmek Batı da gelişen millet, vatan gibi kavramların Osmanlı yöneticilerine yabancı gelmesine de neden oldu.

Osmanlı İmparatorluğunun, çok uluslu bir devletin bağlı olmasının gerektiği evrensellik anlayışına, bağlı olduğu söylenebilir. Çünkü milliyetçilik fikri İmparatorluğun dağılmasına neden olacaktı. Türkçülük var olan fikirlerin en kötüsüydü. Hem Hristiyanları hem de Türk olmayan Müslümanları dışlıyordu. Türkçülük daha sonra zorunlu bir tercih olarak kendisini dayattı.

3)      Osmanlı İmparatorluğunun ana amacı çok uluslu yapıyı korumaktı

Bu durum yönetici, egemen ulusu bir ikilemin içine sürüklemiştir. Devletin dağılmasını önlemek için yönetici ulus kendi ulusal kimliğine açıktan sahip çıkamamıştır ve bu durum Balkan harbine kadar da devam etmiştir.

Yönetici konumları gereği Türkçü olmalarına rağmen Türkçülük yapamayan İttihat Terakki Partisi, kaybedilen balkan harbi neticesinde azınlıkların büyük kesimini kaybediyor ve adeta zincirlerinden boşanıyor. Böylece Türkler Balkan harbi sonrası varlıklarını egemenliklerine hissettirmeye başlıyorlar. Diğer devletlerden de geç başlanılan bu hareket bir telaşı bu telaş da son derece hızlı bir Türkleştirme politikasını doğuruyor. 1912 sonrası ırkçı ve saldırgan bir dil kullanan birçok Türkçü dernek peyda oluyor.

4) Türklük Osmanlıda çok fazla arzu edilen bir şey değildi

1875 yılında Basiret gazetesinde Türk olmaktan utanan gençlerden bahsedilir.

Bu gecikme Türk Ulusal kimliğinin oluşmasında ırkçı fikirlerin hâkim olmasına neden oldu.

18. yüz yılda Avrupa’da parlamento, halk egemenliği gibi kavramların arasından milliyetçilik akımı çıktı. Fakat Osmanlı bu kavramı 19. yüz yılın sonlarında benimsedi. Bunun sonucu olarak da 19. Yüz yılın ikinci yarısında kendine yer bulan ırkçı, sosyal-Darwinist teorilerden etkilendi. Bu ırkçı Darwinist düşünceler Türk milliyetçiliğinin temelini oluşturdu. Irk, doğal özellik gibi değişmez unsurlara dayanan Alman ulus anlayışı Türk teorisyenlere örnek oldu.

b) Türk Ulus Kimliği; Sürekli Aşağılanmaya Bir Tepki

Türk ulus kimliği aşağılanmaya bir tepki olarak doğmuştur. Yalçın Küçük şöyle açıklıyor; “Türkler üstünlük duygusuna sahip oldukları zaman, Türk olduklarını bilmiyorlardı. Türkler aşağılık duygusunun içine ağızlarına kadar gömüldükleri zaman Türk olduklarını bilmeye başlıyorlardı. Türkçülük Türkler için bir çaresizliktir. Bir aşağılık duygusundan çaresiz ve kaçınılmaz bir kaçıştır.”

Osmanlı İmparatorluğunda Türk demek hakaret gibiydi. Küfür gibi kullanılırdı. Osmanlılar batılıların onlara Türk demesinden hoşlanmazlardı. Örneğin, Türkçülüğün önemli isimlerinden Veled Çelebi Türk dili için çalışmalar yapması, onun yakınları tarafından bile hor görülmesine sebep olmuştur.

Osmanlılardaki bu durum şu nedenlerden kaynaklanır:

1)      Devşirmelerin Osmanlı devlet adamı kimliğini ve merkez bürokrasisini oluşturması

Bu kademe Türkleri aşağılamıştır. Hatta imparatorluğun gerilemesini de Türklerin yönetim kademesine girmesine bağlamıştır.

2)      1402’de Timur ile yapılan savaşta Türk beylerinin Timur’un tarafına geçmeleri

3)      Osmanlı medreselerinde Türkleri aşağılayan Arap-İslam biliminin eğitim eserlerinin temelini oluşturması.

4)      Osmanlı tarihi boyunca görünen Alevi Türkmen ayaklanmalar

Avrupa’da da Türklere yönelik aşağılamalar vardı. Batı dünyası Türkleri hor görüyordu. Voltaire defalarca mektuplarında Türklerden “bu zorbalar”, “bu çapulcu insanlar” olarak bahseder. Asıl mesele bu aşağılanmaların yanında bu aşağılanmaların biliniyor olmasıydı. Bu durum bu aşağılamaları haksız çıkarmak için uğraşılmasına neden oldu. Örneğin Necip Asım Türk Tarihi adlı kitabının amacını belirtirken, Türk zaferlerini nakledeceğini böylece büyük ve şanlı bir milletle alay etmekten utanmayan adamların asılsız iddialarının yanlışlığı ispat edeceği ümidinde olduğunu ifade ediyordu. Mısırda yayımlanan Türk gazetesi Avrupa’daki bu Türk imajını yıkmak için yayım yapıyordu. Kurtuluş savaşında da bu aşağılanmaya ve dışlanmaya tepkinin önemli bir yeri vardır. Kurtuluş savaşı Batıya Türklerin barbar olmadıklarını ve saygıya değer olduklarını kanıtlama fırsatıydı.

c) Yönetici Olarak Yaratılmış Ulus: Türkler

Tarihinde bu kadar hor görülmüş ve bunu bilen bir ulusun yapacağı şey bunun aksini ispatlamaktı. Bunun için Üstün Irk teorilerine sarılmıştır.

Türklerde diğer halklardan üstün olduklarına dair bir fikir ve yönetici olduklarına dair bir inanç vardır.

Osmanlı İmparatorluğu idaresinde Türklerin egemenliği tartışılmazdı. Türklerin egemenliği kabullenildiği takdirde diğer halklara yaşam alanı tanınıyordu. Osmanlıcılık ve İslamcılık düşüncelerinde de bu Türk egemenliği şüpheye meyil bırakmayacak şekilde tekrar edilmiştir. Zaten Türkçülük çabalarının öcüleri Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojilerinden gelen insanlar. Ahmet Rasim şu tespiti yapar: “O tarihlerde yani 1978’den itibaren, yani Tasviri-Efkâr’ın yayımlanmaya başlamasından itibaren Millet-i Osmaniye terkibinin açık karşılığı Türk idi.”

Burada bahsedilen Türkçülük ve Osmanlıcılığın aynı şey olduğu değildir. Bahsedilen şey Türkçülüğün oluşmadığı dönemlerde de, çok uluslu Osmanlı Devletini korumak için yürütülen Osmanlıcılık, İslamcılık gibi ideolojiler içlerinde hâkim egemen etnik grubun milliyetçiliğini taşımalarıdır. Osmanlı’da yaşayan farklı ulusların bir arada yaşamasının Türk egemenliği altında mümkün olacağına inanılıyordu.

Türkler kendilerini İslam sayesinde kendilerini Millet-i Hakime olarak görmüşlerdir.

d) Türk Ulusal Kimliği Yok Olma Tehlikesi ile Büyüdü

Osmanlı Devleti son yüz yılını sürekli “yıkıldık yıkılacağız” paranoyasıyla geçirdi. Hasta adam Osmanlı’nın yaşamı, anlaşamayan büyük devletlerin anlaşamamalarına bağlıydı. Bu durum o kadar kabullenilmişti ki… Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması artık kaçınılmaz bir sondu. Yöneticiler de bu durumu kadere bağlamışlardı çaresizce. İbn-i Haldun’un tarih teorisi revaçtaydı. Fert ile devleti özleştiren bu teori “toplumlar insanlar gibi doğar büyü ve ölür” diyordu. Yani devletin yıkılmak üzere olmasına, “hasta olmasına” zaten kaçınılmaz sondu gibi kaderci bir yerden bakılıyordu.

Bu kabulleniş ve her an dağılma ihtimali özellikle Jön Türkleri paniğe itmişti. Bu var olma yok olma paranoyası Türk ulusal kimliğinin ebesidir. Bu ruh halinin nedenlerine bakınca da azınlıkları görmüşlerdir ve diğer ulusal ve etnik topluluklardan gelen demokratik talepler bile Türklüğü Türklere bir tehdit olarak algılanmıştır.

e) Türk Ulusal Kimliği ve Hıristiyan Düşmanlığı

Bir bir ayrılan azınlıklar, egemen ulusta bir ihanete uğramış algısı yaratmıştır. Böylece azınlıklarla Osmanlı Devleti ile bir savaş değil de değişik uluslar ve etnik öğeler arasında çıkan bir çatışmaya dönüşmüştür durum.

Emperyalist devletlerin azınlıklar için sürekli yeni kapitülasyonlar elde etmesi Hıristiyan azınlığın Müslüman ahalide olmayan ayrıcalıklar elde etmesine neden olmuştur. Bu da düşmanlığı körüklemiştir.

Islahat Fermanı Müslümanlar için bardağı taşıran son damla olmuştu. Müslüman ahali yıllardır yönetici olmaya alışıkken eşit olmak zorlarına gitmişti.

Müslümanlar toplumdaki egemen konumlarını yitirmeye başlamıştı. Bu da en temel meseleydi. Emperyalist devletler zamanla kendileri ve Hıristiyan azınlık için çok ciddi ayrıcalıklar elde etmişti. Öyle ki Osmanlı Devleti’nin bu azınlıklar üzerindeki nüfuzu zayıflamıştı. Yabancı konsolosluklar bir iktidar odağı haline gelmişti. Bu ayrıcalıklardan faydalanmak için konsolosluklara yazılmak yeterliydi. Mahkemede yargılanmıyor, vergi ayrıcalıkları elde ediyorlardı. Bu da Hıristiyan azınlıkları iktisaden daha iyi bir konuma taşımıştır.

Bu durumun oluşmasında toplumların sosyolojileri de etkili olmuştur. Türkler esnaflığı, tüccarlığı, sanayiyi sakil görüyorlardı. Türklerin uğraşmayı saygın gördüğü iş askerlik ve bürokrasiydi. Askerliğe kabul edilmeyen ve bürokraside de üst kademelere gelmeleri yasak olan Hristiyan azınlıklar esnaflık, ticaret, sanayi gibi işlerle uğraşmıştır.

Hıristiyanların askerlik yapmaması da onlara karşı bir öfke birikimine neden oluyordu. Müslümanlar askerde iken Hıristiyanlar toprakların ve ticaretin denetimini ele geçiriyorlardı, zenginleşiyordu.

Emperyalist devletler Hıristiyan azınlıkları hukuken de koruyordu. Bir İngiliz diplomat, Sir Henry Bulwer, şu tespitte bulunur: “Türklerin kendi zalimlerine karşı hiçbir koruyucuları yokken, Hristiyanlar, hiç değilse belli bir dereceye kadar dış güçlerin memurları tarafından korunmaktadır.”

Müslüman ahalinin bu konumunu kullanarak Yeni Osmanlı hareketi sahipsiz Müslüman ahaliye sahip çıkmak adına ırkçılığa vara düşünceler geliştirdi. Türklerin üstünlüğünü ve egemenliğini kabul etmeyi, İmparatorlukta farklı halkların bir arada yaşamalarının şartı yapmıştır. Bu düşmanca tavrın sonucu Hıristiyan azınlıkların demokratik taleplerine tahammülsüzlük olmuştur.

Bu düşmanlık romanlarda da görülüyordu. Rum, Ermeni ve Musevi insanlar genellikle hafif meşrep kadınlar, sahtekâr doktorlar ve iş adamları ya da garson, arabacı, uşak olarak karşımıza çıkar. Böyle böyle Müslüman ahali sosyal statüsünü kaptırdığı Hıristiyanlardan romanlarda intikam alıyordur.

Sol sosyalist çevreler de Rum ve Ermenileri emperyalizmin komisyonculuğunu yaptığını söylemiştir. Ayrıca Hristiyanlığı sermayeyle bağdaştırıp bu Hıristiyan düşmanlığına sınıfsal bir içerik eklemiştir.

Müslümanlar bu egemen konumlarını kaybederken barışçı değillerdi. 1826 Akkerman ve 1828 Edirne Antlaşmaları Türk köylüsünün Sırbistan’ı terk etmesini ön görüyordu. Fakat Türk köylüleri terk etmediler. Bu antlaşmalardan önce egemen olan Türkler Sırplara eskisi gibi davranınca artık bir ulus olmaya başlayan Sırplar bunu kaldıramıyordu. Türkler de Sırpların onlara olan tavırlarını kaldıramıyordu ve bu psikoloji kanlı boğuşmalara sebebiyet verdi. Ermeni katliamlarında da Ermeniler karşısındaki konumun sürekli kaybedilmeye başlamasının rolü büyüktü ve 20. yüzyıl Osmanlı için yenilgiler yüzyılı, aşağılanma yüzyılı olmuştur. Geçmişlerinin büyüklüğü altında eziliyorlardır o zaman düşülen konum nedeniyle. Bu durum da saldırganlaşmalarına neden oluyordu.

f) Türk Ulusal Kimliği: Şanlı Bir Geçmiş ile Gururuyla Oynanma Cenderesinde

g) Müslüman Kayıpları ve Toprak Kayıplarının Yarattığı İntikam Duygusu

Türk ulusal kimliği yenilgilerin ve Müslüman katliamlarının bir ürünüdür. 19. yüzyılda ulusal bağımsızlıklarını istedikleri için katledilen Hıristiyanların yanında o bölgelerde Müslümanların da ciddi soykırımlara uğramıştır. 1840’lardan sonra Hıristiyan topraklarındaki baskı ve katliamlardan kurtulmak için; mallarını, mülklerini, öldürülen annelerini, akrabalarını, babalarını, çocuklarını, eşlerini bırakıp sürekli daralan Osmanlı sınırlarını yakalamaya çalışan sayılarının milyonları bulduğu insanlar vardı.

Anadolu’ya bin türlü zorluktan kaçarak gelen bu öfkeli göçmenler, bilinçli bir şekilde Hristiyan azınlıklarının çevresine yerleştiriliyordu. Sadece 1878-1904 yılları arasında Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yerleştirilen göçmen sayısının 850.000’dir.Böylece bu acılardan doğan muazzam öfkeden faydalanılacaktı. Ki nitekim Anadolu’da kitleler halinde katledilen azınlıkların, başta Ermeniler olmak üzere,  katlinde başrol oynadılar.

Balkan savaşı, yeni bir umut olarak görülüyordu. Kaybedilen topraklar ve saygınlık bu savaşla geri alınacaktı. Fakat olmadı. Balkan harbi kaybedildi. Bu denli büyütülen bir umut boş çıkınca şok da çok büyük oldu. İttihat ve Terakki hareketinin önderlerinin çocuğunun doğum yeri olan Makedonya kaybedilmişti. Bu savaştan sonra Osmanlı yöneticileri intikam arzusuyla doldu. Enver Paşa mecliste gözlerinden şimşekler çıkarak yüzü kıpkırmızı bir şekilde şunları söylüyordu: “Rumeli’den kovulup Anadolu’ya geçmek insanın tahammül edemeyeceği bir şeydir. Bulgarlardan, Yunanlılardan, Karadağlılardan intikam almak için ömrümün bundan sonraki yıllarını seve seve feda etmeye hazırım. Her yer de son haçlı seferinin yarattığı bu sefaletin izleri görülüyor. Düşmanın yaptığı bütün vahşeti size anlatabilseydim, uzaktaki zavallı Müslümanların başına neler geldiğini anlardınız. Ama kinimiz kuvvetleniyor: İntikam, intikam, intikam! Başka kelime yok!” Bu ruh hali sadece Enver Paşanın ruh hali değildi. Aynı zamanda basına da hakim olan bir durumdu bu. Kin başlıklı şiirler yayımlanıyordu. Haritalarda Rumeli siyaha boyanarak gösteriliyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nda Bulgarlardan Yunanlardan alınamayan bu intikam Araplardan ve Ermenilerden alınacaktır. Bağdat düştükten sonra Osmanlı ordusu toplanırken Miralay Bekir Sami’nin emriyle halk bir meydana toplanır. Bekir Sami elindeki makineli tüfekle halka ateş açar. O sırada orada olan Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa sorar: “ Bekir Bey ne yapıyorsunuz? Bu halkın ne günahı var?” Bekir Sami cevap verir: “Dört yüz yıllık Osmanlı tarihinin hesabını soruyorum.”

B) Ermeni Katliamları

Bu tablo Ermeni katliamlarında mühim bir role sahiptir. Böyle bir ruh halinde oluşan ve böyle olaylarla beslenen Türk ulusal kimliği en son kalan azınlık grubunu suçlu ve olanların sorumlusu olarak gördü. Ermeniler kendilerinden önce İmparatorluktan ayrılan tüm ulusların bedelini ödediler. Ermeniler diğer azınlıkların yaptığı gibi yabancı ülkelerin dikkatini çekerek hak elde etmek istediler. Fakat Osmanlı artık bu politikaya çok aşina idi ve bu politikanın Balkanlarda nasıl bir sonuç doğurduğunu görmüştü. Bu nedenle Ermenilerin başı daha küçükken ezilmeliydi.

Ermeni katliamlarını beş ayrı döneme ayırabiliriz. İlk dönem 1890-1909 arasındaki zaman dilimi. İkinci dönem 1915-17 arasıdır. Diğer dönemler ise 1918 sonrası başlar.

İlk dönem katliamları daha çok yerel karakterlidir ve sadece devlet eliyle yapılmamıştır. Kürt ve Müslüman aşiretlerinin yaptığı köy baskınları, mallara el koymalar, kız kaçırmalar ve kıyımlar; iç savaş şeklinde Müslüman Ermeni çatışmaları sırasındaki kayıplar; devlet güçlerinin vergi toplama, huzursuzlukları bastırma gibi çeşitli bahanelerle düzenledikleri kıyımlar gözlenmiştir ilk dönemde. 1890 yılında Hamidiye alayları kuruluyor ve katliam daha sistematik bir karakter kazanıyor.

Ermeni katliamlarında Pan-İslamist ideolojiyi pompalama adına İslami motif fazlaca öne çıkıyor bu katliamlarda. Ve Ermeniler aleyhine ırkçı bir söylem geliştirilmektedir. Örneğin Abdülhamit, Ermenilerin son derece zengin olduklarını, Osmanlı memurlarının 1/3’ini oluşturduklarını, az vergi verip, askerlik yapmadıklarını söyledikten sonra, “Ermeniler, dejenere olmuş bir topluluktur… Ermeniler daima uşak durumundadır.” demektedir. Sonra da bu gücü kırmak için Ermeni burjuvazisine darbe vuracak kararlar çıkarır. Ermeni tüccar, borsacı, vb. sıkı kontrol altına aldırtır.

Ermeniler, yabancı devletlerin Osmanlıda kalan son toprak parçasını da almak için kullanacakları bir güç bir uzantı olarak görülmeye başlamıştı. Dolayısıyla Ermeni meselesi ölüm kalım meselesi olarak görülüyordu.

Abdülhamit her fırsatı değerlendirip silahlandırdığı Müslüman grupları Ermenilere karşı kışkırtıyordu. Katliamlara katılanlara da ödül gibi cezalar veriyordu.

Abdülhamit’in Ermeni politikasını belirleyen İzzet Paşa Ermeni problemini Ermenileri yok ederek çözebileceklerini düşünüyordu.

1915 yılına kadar Ermenilere yönelik katliamlar merkezi olmakla birlikte yerel karakterliydi. 1915-17 yılları arasında Ermeni sorunu kesin olarak çözme kararı alındı.

Bunun nedenlerinin başında o yıllarda Birinci Dünya Savaşı olması ve böyle bir ortamda kimsenin Osmanlı’ya müdahale edemeyecek olması. Yani birinci dünya savaşı soykırım için müsait bir ortam yaratıyordu.

Kararın alınmasında da savaşta bir bir kaybedilen cepheler ve en son Sarıkamış faciasının şoku etkili oldu. Birinci Dünya Savaşı da Balkan Harbi gibi bir ümitti fakat yine boşa çıkıyordu.

Yenilgi azınlıkların “ihanetlerine” bağlanmıştı. Ayrıca yine azınlıkların “ihanet” ederek bağımsızlık almasından korkuluyordu. Ve bu ruh hali de vahşice kararların alınmasına sebebiyet verdi Ermenilere karşı.

Ermeni kırımının resmi başlangıç tarihi 24/25 Nisan 1915 ama sürgünler ve öldürmeler bu tarihten daha önce başlamıştı zaten. Planlı bir eylem planı olduğu çeşitli telgraflardan anlaşılabiliyor. Fakat belgeler arasında resmi bir hükümet kararı yoktu. Çünkü bu belgeler olaylar yaşandıktan sonra düzenleniyordu.

C) Ermeni Kıyımının Bazı Boyutları ve Türk Suskunluğu

a) Kırımda Irkçılık veya “İdeolojisizlik” İdeolojisi

Bu bölümde yazar, katliamın olduğunu veya olmadığını ispat etmekten ziyade, kıyımın başka boyutlarını tartışmaya açıyor. Genelde Ermeni soykırımı, Yahudi soykırımı ile karşılaştırılarak ele alınmıştır fakat yazar bu noktada, Türklerin Ermenileri bir ırk olarak toptan yok etmek gibi temel bir amaçları olmadığını söylüyor. Buna kanıt olarak da tüm Ermenilerin sürülmemesi, bazılarının Müslümanlaştırılması vs. kanıt olarak gösteriliyor. Dolayısıyla Ermeni soykırımında ırkçılık belirli bir etken değildi, bunun sebebi de Türk yönetici kadrosunun felsefesiz, prensipsiz olmasıydı. Yani yöneticilerin düşündüğü tek şey, herhangi bir ideolojiye bağlı kalmadan imparatorluğu devam ettirebilmek ve bu uğurda her şeyi göze almaktır.

b) Yazılı Belge Kullanma Gereği ve Katliam

Batılı araştırmacılar, soykırımı belgelerle kanıtlamak istedikleri için, sürekli bu kıyıma dair belgeler araştırmışlardır. Fakat Osmanlı’nın yazılı belgelerle kurduğu ilişki batılı araştırmacıların düşündüğünden çok farklı olduğu için bu çaba boşa çıkar. Osmanlı, gerçekleri belgelemenin yanı sıra bazı şeyleri manipüle etmek için de yazılı belgeleri kullanmıştır. Onların gözünde “karışık” olan bu kıyımı belgelemeyerek hasıraltı etmeye çalışmışlardır. Kararlar alınmış, önce sözlü olarak uygulanmış, daha sonra bir kılıfa uydurularak yazıya geçirilmiştir. Yabancı ülkeler elbette kıyımdan haberdar olup ne olup ne bittiğini sormuşlardır. Soru soranlar arasında Osmanlı elçilikleri de vardır. Osmanlı yöneticileri, yabancı ülkelerdeki kendi elçiliklerine kıyım iddialarının tamamen iftira olduğunu söyleyen belgeler yolladıkları, bizzat kendi elçilerine yalan söyledikleri için, kıyıma dair resmi belge bulmayı düşünmek bir hayaldir. Bu durum günümüzden örneklerle de açıklanabilir; şöyle ki, şu an ülkemizde işkence yasaktır ve yasak olduğuna dair belgeler vardır, fakat işkencenin var olduğu da ortadadır. Dolayısıyla işkencenin olduğunu belgelerle açıklamaya çalışmak yine boşa bir çabadır.

Yazar belgeler konusunda son olarak şunu belirtiyor: İddia edilen şey hiçbir belgenin olmadığını değildir, bazı belgelerin olduğu ve bunların imha edildiğine dair de belli veriler vardır. Önemli olan nokta konuya sadece buradan bakarak eksik bir yargıya varma ihtimalimizdir.

c) Katliamın Faydaları: Anadolu’nun Türkleştirilmesi

Yahudi soykırımında somut bir amaç görünmese de, Ermeni soykırımında durum farklıdır. Bizzat belli bir amaca ulaşmak için bu kıyım gerçekleştirilmiştir. Bu amaç sadece sürülen/öldürülen Ermenilerin mallarını elde edip ekonomik kazanç sağlamak değildir. Bir yandan bu mallara el konulsa da, kıyım sonucu ülke ekonomik anlamda gerilemiştir. Bu da asıl amacın ekonomik olmadığını gösterir. Asıl amaç, ülkede ulusal bir devlet kurulmasına zemin hazırlamaktır. Ülkede var olan gayri Müslimler, o dönem Osmanlı yöneticilerinin en büyük korkusuydu ve anılardan alınan verilere göre gündemi çok sık meşgul eden ve savaş öncesinde kıyımın planlanmasına kadar giden bir mevzu idi.

Rumlara yönelik sürgünler birinci dünya savaşı öncesi Ege bölgesinde başlamıştır, bu da bize bu olayın amacının sadece Ermenileri yok etmek değil, genel bir Türkleştirme politikası olduğunu gösterir. Rum kıyımı, Ermeni kıyımı kadar büyük çapta olmasa da, uygulanan yöntemlerin benzer olduğu söyleniyor (orduya alıp işçi yapma, soğuk ve açlıktan öldürme vs.). Doğuda batıya göre daha kanlı bir süreç işlemiştir. Bunun sebeplerinden biri batıda Rumların savaş öncesinde, dış baskılar yoğunken ortadan kaldırılmaya çalışılmasıdır. Savaş başladıktan sonra ise, artık dış baskıların bir önemi yoktur. Savaş ortamı, her daim olduğu gibi, büyük katliamlar için uygun ortamı hazırlamış, Türkleştirme politikasına hizmet etmiştir.

Rumlara yönelik tavrın çok sert olmamasının diğer bir nedeni ise, Osmanlı devletinin henüz umudunu yitirmemiş olmasıdır. Oysa Ermeni soykırımı sırasında, artık Osmanlı için her şey bitme noktasına gelmiştir. Savaşta yenilgi alma ihtimaline karşı bir plan hazırlanmıştır ve silah bırakmak yerine Anadolu’ya çekilip direnmek kararı alınmıştır. Kıyım da bu plana dahildir. Yani mevzuu sadece Türkleştirme politikası değil, aynı zamanda direniş savaşını hazırlamak için pürüzleri yok etme amacıdır.

Topraklarının büyük bir kısmını kaybeden Osmanlı yüzünü Anadolu’ya dönmüştür: Türkleştireceği ve direniş yeri haline getireceği Anadolu’ya. Bu nedenle Ermeni soykırımının Sarıkamış yenilgisinin hemen sonrasına denk düşmesi şaşırtıcı değildir. Direnişin örgütlenmesi için homojen bir halka ihtiyaç duyulmuştur; bu nedenle Türk olmayanların sayısının önemsiz bir sayıya indirilmesi şarttı. Bunun yanı sıra Ermenilerin yollandığı bölgelerde de belli kurallar vardı: gittikleri yerdeki nüfusun yüzde onunu aşmamaları gerekiyordu ve gittikleri yerlerde kurdukları köyler 50 haneyi geçemezdi. Bu kurallara çok titiz bir şekilde uyuluyordu. Başlangıçta, din değiştiren Ermenilerin sürgüne gitmemesine izin verilmiş, ama daha sonra bu sayı artınca, din değiştirseler de gönderilmişlerdir.

d) Kırıma Sivil Halk Katılımı

Yine Yahudi kıyımının tersine, Ermeni soykırımında halk bizzat bu kıyıma katılmıştır. Malları yağmalama ve tecavüzler oldukça yoğun yaşanmıştır.

Ermeni kıyımı sırasında halk ile yöneticiler arasında ideolojik bir ortaklık, bir bağ yoktu. Yönetici kesim elitlerden oluşuyordu. Jön Türkler, her şeyin bilim ile çözüleceğine, halkın cahil olduğuna inanıyor ve suçu bilinçsiz halka atıyordu. Kıyım planlanırken ve uygulanırken yönetim halkı temsil etmediğini biliyordu. Dolayısıyla halkı işin içine sokacak bir yol lazımdı ve bu yol Ermeni mallarını yağmalamakta bulundu. Bu aynı zamanda, normalde halk desteğine sahip olmayan devletin kitlesel bir destek bulması anlamına geliyordu. Bazı bölgelerde, yağmayı direkt devlet örgütlemiştir; halkın direkt yağma yaptığı bölgelerde ise devlet sessiz kalarak buna izin vermiştir.

D) Kıyımın Algılanış Biçimi

Yine herkes tarafından açıkça kabul edilen Yahudi soykırımının tam tersine, Ermeni soykırımında farklı algı şekilleri vardır. Resmi toplum kesinlikle bu olayın yaşandığını reddederken, sivil toplumda sözlü tarih vs. yoluyla olayın gerçekliği bilinir. Fakat resmi toplumun reddine hiçbir tepki oluşmaz. Bunun nedenlerinden iki tanesine şu şekilde değiniliyor:

Resmi toplum / sivil toplum: Ortada, kendi koyduğu kurallara uymayan, kıyımı kitabı uydurarak sunan bir resmi toplum, ve buna karşı çıkmayan, kayıtsız kalan bir sivil toplum vardır. Ortada bir yanlışlık olduğu bilinir ama idare edilir, ses çıkarılmaz. Kıyım gerçekleştiğinden beri toplumun algısı bu şekilde süregelmiştir.

Suçluluk Duygusu ve Kısas: İkinci nokta toplumda suçluluk duygusunun olmamasıdır. Bu işi yukarıdaki yöneticiler yapmıştır ve o yöneticilerle halk arasında ideolojik bir bağ olmadığı için kimse kendini suçlu hissetmez. Ayrıca bu kıyım bir ceza olarak algılandığı için de suçluluk duygusu yaratmaz. Kısas mantığı da bu noktada ortaya çıkar. “Ermeniler yaptıkları hatalar sonucunda bu kıyımı hak etmiştir” algısı topluma hakimdir.

Suç-ceza ilişkisi Ermeni soykırımının varlığını kanıtlamaya çalışanlar arasında da mevcuttur ve yazar bu durumu garipser. Soykırımın varlığını kanıtlamaya çalışanlar, Ermenilerin suçsuz olduğunu, bu denli bir kıyımı hak etmediklerini açıklamaya çalışırlar. Bu şekilde açıklama yapmaya çalışmak “bazı suçlar katliamı haklılaştırır” gibi bir cümle ortaya çıkarır. Bu da sorunlu bir algıdır.

E) Toplu Kıyım Niçin Reddediliyor ve Tartışmadan Niçin Kaçılıyor?

Cumhuriyet sonrasında, devlet çok rahat bir şekilde bu kıyımı kabul edip, suçu eski imparatorluğa atabilirdi. “Biz yapmadık” diyerek işin içinden çıkabilirdi. Buna da elbette itirazlar gelirdi ama daha normal bir durum oluşabilirdi. Tam aksine inatla reddetmenin bazı sebepleri vardır. Yazar bunları tezler halinde sunmayı tercih ediyor:

Toplumsal Hastalığımız: Unutkanlık

Toplumda yakın geçmiş için bile “unutmak en iyisi” gibi bir algı hakimdir. 60-70’li yılları birebir yaşayanlar bile unutmayı, yok saymayı tercih ediyor. Dolayısıyla yazar bunun genel bir unutma hali olduğunu vurguluyor ve Ermeni meselesinin tartışılmasına en büyük engelin bu olduğunu söylüyor.

Elbette yeni kurulan Türkiye devleti, Osmanlı’dan intikam alarak kendisini kurmuştur. Osmanlının “Türklüğü” unutturduğunu ileri sürerek kendisine yeni kimlik aramaya girişmiştir. Bunu yaparken de unutulması gereken tarihi unutturarak bir kimlik oluşturmuştur. Harf devrimi de geçmişi silmenin unutturmanın yollarından biriydi. Sonuç olarak cumhuriyet ile birlikte, yepyeni bir tarih oluşturulmak istendiği için unutturma politikası ile geçmişi olmayan bir toplum haline geldik. Kurtuluş savaşının yeniden doğuş olarak görülmesi ve abartılması, öncesinde yaşananları yok sayma arzusundan kaynaklanıyor olabilir. Hem yapılan katliamın korkunçluğu hem de o döneme bir daha dönmek istememek tüm bunların nedenidir. Sonuçta Osmanlı, geçirdiği kötü dönemle yavaş yavaş çökmüş ve nihayetinde kıyım olmuştur, cumhuriyetle beraber toplum tüm bunları unutmak isteyerek gönül rahatlığına ermiştir. Dolayısıyla kimse bu rahatlığın içindeyken Ermeni kıyımını konuşmak ya da tartışmak istemez.

a) Kurtuluş Savaşı Ermeni ve Rum’a Karşı Verilmiş Bir İç Savaştır

Kurtuluş savaşı aslında sağcı ya da solcu fark etmeksizin genelde herkesin gözünde ülkenin emperyalist güçlerden kurtulması anlamında olumlu bir adım olarak görülür ve ulusal kimliğimizin önemli bir parçasıdır. Ama konu kıyıma geldiğinde ulusal kimliğimiz sallantıya girer.

Kurtuluş savaşı aslında pek çok kaynak incelendiğinde, dış güçlere değil azınlıklara karşı verilmiş bir savaştır. Cemiyetler, nerede Rum ve Ermeniler varsa orada kurulmuş ve azınlıklara karşı silahlanma kararları açıkça alınmıştır. Fakat bir yandan savaş sırasında yöneticiler, dış ülkelerden korkmaktadır. Bu korkunun sebebi Hıristiyan düşmanlığı ve kıyım ile suçlanmaktır, bu nedenle sürekli “böyle olmadıklarını” dile getirirler. Hatta bazı bölgelerde, Yunan ve Ermeni işgalindense, İtilaf devletlerinin boyunduruğunu kabul etmeyi yeğleyen kararlar vardır. Yani yöneticiler Ermeni ve Rumlardan, İtilaf devletlerinden korktuklarından daha fazla korkmaktadırlar.

b) Kuvay-i Milliye Ruhu

Kuvay-i Milliye ruhu Türk toplumunun en çok övündüğü kurumlardan birisidir, çünkü Kuvayi Milliye sayesinde bağımsızlık elde edilmiştir. Fakat aslında Ermeni kıyımını yapan Teşkilat-ı Mahsusa’nın üyeleri Kuvay-i Milliye’nin çekirdeğidir. Bu birliğin halkla pek bir ortaklığı yoktur, hatta halkı terörize eder. Pek çok bölgede, kıyımı yapan da düşmana karşı direnişi sağlayan da bu birliklerdir. Fakat bu birlik Ermeni kıyımı ile asla ilişkilendirilmez, bundan itina ile kaçınılır.

O dönem, kıyımda rol oynayan pek çok kişi düşmana teslim olmak ve kıyım konusunda hesap vermek yerine bulduğu çeteye girmeyi tercih etmiştir.

Daha önce belirtildiği gibi kurtuluş savaşını örgütleyen, teşkilatları kuranlar İttihatçılardı ve bu teşkilatlar özellikle doğuda bir Ermeni devleti kurulması ihtimaline karşı faaliyet gösterdiler ve kıyımı basın yoluyla da yalanlamayı denediler. Bunun yanı sıra, gönderilen ve kıyılan Ermenilerin mallarını ele alan eşraf da Ermenilerin intikam alma olasılığına karşı devletle iş birliği yapmış ve Kurtuluş savaşında Ermenilere karşı devlet ile beraber hareket etmiştir.

Diğer bir koalisyon Türkler ile Kürtler arasındadır. Bu birliğin nedeni ise intikam almak için dönme ihtimali olan Ermenilere karşı, yani ermeni korkusundan doğan bir birliktir.

Dış güçlerin planı, ülkeyi almak, bölüşmek ve Ermeni kıyımının suçlularını yargılamak olarak algılanıyordu. Diğer bir yandan Ermeni kıyımından yargılanacak olan kişiler vatanseverler olarak görülüyordu. Çünkü kıyımı yapanlar ve kıyım sayesinde zenginleşenler aynı zamanda Kurtuluş savaşında önemli rol oynamış kişilerdi. İstanbul hükümeti, Ankara hükümetinden bu kişilerin yargılanmasını istiyordu fakat Ankara için bu, vatanseverliği yargılamak demekti. Dolayısıyla, TBMM kurulunca çıkarılan kararla, tehcir suçundan tutukluların serbest bırakılmasına karar verildi.

Yani sonuç olarak, Kurtuluş savaşının başarılı olmasının sebebi Ermeni kıyımının gerçekleşmiş olmasıdır. Bu ve daha önce bahsedilen nedenlerden dolayı da yazar, Ermeni kıyımını olmuş bitmiş bir olay olarak değil, bugünkü sonuçları ve anlamlarıyla tartışmak gerektiğini söylüyor.

Yazar bunun dışında katliamın aksini kanıtlamaya çalışan bir takım araştırmacıların verilerine yer vermiş. Bunlardan ilki Kamuran Gürün. Bu kişi, kıyıma sebep olan şeyin hastalık olduğunu iddia ediyor. Sadece belli bir kitlenin kasıtlı öldürüldüğünü söylüyor. Sayı veremese de suçu devlete yüklüyor.

Bir diğer araştırmacı Bilal Şimşir’dir. O da bu iddianın Türk ulusuna atılmış bir iftira olduğunu ileri sürer. Diyarbakır’da katliamı uygulayan vali Dr. Reşit’ten bahseder ve ne kadar haklı olduğunu söyler. Yazar bu noktada, Diyarbakır’daki kırımın İstanbul hükümetini rahatsız edecek kadar vahşi olduğundan bahsediyor. Üzerinden yıllar geçtikten sonra bu vahşi kıyımı bu şekilde açıklamaya çalışmanın ve bunu bilimsel bir çalışma olarak sunmanın da ayrıca bir insanlık suçu olup olmadığını da sorgulamak gerektiğini söylüyor.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s