Yervant Odyan ve Oyunları / Murat Cankara

Yayına Hazırlayan: Mehmetcan Engül

2014 İstanbul Amatör Tiyatro Günleri kapsamında gerçekleşen Kültürel Çoğulcu Günler’de Yervant Odyan ve oyunları üzerine bir sunum yapan akademisyen Murat Cankara davetimiz üzerine yaptığımız çalışmaları desteklemek için bu sunumu BÜO için de gerçekleştirdi. Biz de sizinle bu sunumun metnini paylaşıyoruz.

Sunumda 3 oyundan bahsedeceğim. Birincisi Çarşılı Artin Ağa diğeri Kahraman oyunu, üçüncüsü ise Zavallı.

Odyan biyografisi bize Odyan’ın 1863’te doğduğunu söylüyor. Ermeni edebiyatı tarihlerinde Baronyan’ın takipçisi olarak gösteriliyor. Batı Ermeni edebiyatında iki Ermeni satirist, mizah ustası vardır. Bunlardan ilki Hagop Baronyan’dır ki kendisinden bahsederken onun da bir öncesinin olmadığı söylenir. “Pıt” diye çıkıvermiştir adeta. Bu durum tarih yazımı açısından başlı başlına bir problemdir. Baronyan’ın kaynağı sadece Moliere midir? Bu adam fanusta mı yaşıyordu? Baronyan Edirne’de doğup İstanbul’da yaşamış. Başka bir yerden beslenmiş olamaz mı? Bu gibi sorular ve problemler bir yanda dursun, Odyan’ın da Baronyan’ı takip ettiği söylenir. Genelde birçok tarihçi Odyan’ı Baronyan’la karşılaştırdığında ikincil ve biraz daha az incelikli görür.

Odyan açısından en önemli bilgilerden biri ise amcasının Krikor Odyan oluşudur. 1863’teki ermeni anayasasını hazırlayan kişilerden biri olan Krikor Odyan, ermeni aydınlanması için çok önemi bir isimdir. Yervant Odyan onunla 10 yaşında Paris’e gidecek, Üsküdar’daki meşhur Berberyan okulunda 2 yıl okuyacak, daha sonra ailenin müthiş kütüphanesini kullanarak, özel hocaların da yardımıyla eğitimini o entelektüel çevrede tamamlayacaktır. Bunun dışında Odyan için belirleyici olan bir diğer şey ise yayımcı kimliğidir. ‘Belgelendirilmemiş entelektüel yaşam kutsal değildir’ düşüncesiyle her yerde delicesine dergi, gazete çıkarıyor,  ortaokuldayken bile. Aslında baktığımızda Odyan, oyun yazarı olarak bilinmiyor. Romanları var. Uyarlama oyunları var. Bir Ermeni edebiyatı uzmanına Odyan deseniz aklına oyun yazarlığı gelmeyecekti. Bunun dışında sürgünler onun hayatı açısından çok belirleyici. Hayatının büyük bir bölümünü sürgünde geçirecek Odyan. İlk kopuş, 1890’ların ortasındaki Osmanlı Bankası baskınından sonra Ermenilere yönelik dalga dalga yayılan şiddet başladığında gerçekleşecek. İstanbul’dan ayrıldıktan sonra biraz dolanıp İskenderiye’ye yerleşecek. 1908’den,yani İkinci Meşrutiyetten sonra İstanbul’a dönecek ama 1915’te ermeni entelektüellerle birlikte Suriye çöllerine sürülecek ve mucize eseri hayatta kalacak. Yine İstanbul’a dönecek. 22’de İstanbul’u yine terkedecek ve Kahire’de ölecek. Sürgün, bu açıdan onun hayatı içerisinde çok belirleyici bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Odyan’ın bu kısa biyografisinden bahsedeceğim ilk oyunu Çarşılı Artin Ağa olacak. Bu oyun 1903’te, Kahire’de basılmış. Bir de 1909 İstanbul baskısı var. Burada şöyle bir problem var Odyan 20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış bir insan, Odyan’ı gören insanlar hala sağ; öyle düşünün ama hala eserlerinin tam künyesine sahip değiliz. Çünkü yazdığı şeyler dergi, gazete sayfalarında kalmış. Kitap olarak basılmaları da çok sonra gerçekleşiyor. İstanbul’da yaşıyoruz ama yine de Odyan’ın ve Baronyan’ın eserlerine ulaşmak çok güç.

Çarşılı Artin Ağa

Çarşılı Artin Ağa, 3 perdelik bir komedi. Tür konusunda referans kaynaklarımız bellidir. Bunlardan bir tanesi, Bardakjiyan’ın Modern Ermeni Edebiyatı Tarihi adlı kitabı. Zaten bu biyografik bilgileri de başka yerlerden anlatmıyorum. Aslında çok daha ayrıntılı araştırma gerekiyor. O temel birkaç kaynağa baktığınızda göreceksiniz; tür değerlendirmesinin nasıl yapıldığı konusunda çok sağlam bir zeminde değiliz. Bu eser Mikayel Gürciyan’la birlikte yazılmış. Sadece bu değil aslında Mikayel Gürciyan’la birlikte yazılan birkaç eser daha var. Neden birlikte yazdıklarının da üstünde durulması gerekiyor. Mikayel Gürciyan, 1879 İstanbul doğumlu bir yazar. O da Berberyan okullarında eğitim görüyor. 1896’da İskenderiye’ye yerleşiyor. Dergi ve gazete çıkarıyor. Odyan’la komediler yazıyor. Bir adet romanı var: Mağdik Ağa. Onun eserleri de aslında büyük ölçüde gazete ve dergi sayfalarında kalıyor.

Benim elimdeki metin 1956’da İstanbul’da basılmış. 3. Basım. Fikir versin diye söylüyorum; bu oyunun bazı temsilleri YouTube’da bulunabilir. Tipolojileri nasıl oluşturuyorlar, oyuna baktıkları zaman ne görüyorlar, karakterleri nasıl oluşturuyorlar fikir verebilir.  Ermenistan’da sahnelenmiş birkaç versiyonu var.

Temelde iki kişinin çatışması üzerine kurulmuş bir oyun. Oyunda Kapalı Çarşı esnafı kumaşçı, 45 yaşında Artin Ağa, onun 20 yıllık karısı Yevgenye, kızları Roze var. Oyun üçünün etrafında dönüyor. Basit bir kurgusu var. Oyunda karı kocanın kızlarını kiminle evlendireceklerine dair 50 sayfalık bir tartışma yer alıyor. Roze’un kiminle evleneceği aslında Ermeni cemaati için bir yaşam biçimi tercihi. Ermeni cemaatinin değil sadece, Osmanlı Türk modernleşmesi üzerinden bizim artçılarını yaşadığımız sorunların, tartışmaların birçok ilk biçimini orada görebilirsiniz. Bu açıdan da önem arz ediyor. Artin Ağa geleneksel bakış açısını temsil ediyor. Yenikapı’da doğmuş. Okula gitmemiş. Biraz okuma yazma görmüş, biraz mürekkep yalamış daha sonra da çarşıya esnaf olarak verilmiş. Şimdi ise hali vakti yerinde bir tüccar. Karısıyla evlendikten sonra bu geleneksel yaşamda çatlama oluşmuş, alafranga bir hayat tarzına geçilmiş. Suareler, tiyatro temsilleri düzenlenmeye başlamış. Eski hizmetçi kovulup alafranga bir hizmetçi getirilmiş. Adabı muaşeret kurallarında değişiklik olmuş. Dilde değişiklik olmuş. Şimdi bu iki yaşam tarzı çatışırken Roze’a koca seçecekler. Detaylar aslında çok tanıdık. Hizmetçiyi değiştirmek çok ilginç bir motif örneğin. Hayat tarzınızı değiştirdiğiniz zaman ilk yapılan şey yeni hizmetçi değiştirmek. Dil üzerinden çok canlı bir tartışma var birazdan örneklerini göstereceğim. Artin ağa, kızının kendisi gibi biriyle evlendirmek istiyor. Bir çarşı tüccarıyla evlendirmek istiyor. Bir adayı da var: Akribas. Artin ağa ağzından Akribas, itibarı mazbut bir tüccar ve sermayesi var. 19. yüzyılın ikinci yarısında Türkçe romanlarda da esnaf üzerinden yapılan tartışmalarda çarşı ve sermaye konusunu görebiliriz.

Yevgenye de kızının eğitimli biriyle evlenmesini istiyor. Onun da bir adayı var: Doktor Şavaş. Şavaş, Paris’te tıp okumuş, gelmiş bir aday. Aslında 19.yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’ya gidip teknik eğitim almaya giden gençler furyasına katılanlardan, son derece alafranga, iki kelimesinden biri Fransızca olan biri. Artin Ağa’nın gözünden Şavaş; “ Paris’ten yeni gelmiş elinde diploma, cebi delik, çıtkırıldım, zevzek, züppe, zibidi, parasız, kreditosuz, kapkaççı, hileci, hurdacı, hokkabaz”. Bunların hepsini sıralıyor. Yevgenye içinse Akribas, eğitimsiz, cahil, kibarlıktan yoksun, göbeğini kaşıyan biri.  Bizim önümüze aynı hikâye Fatih Harbiye’de gelecek. Kızımız kiminle evlensin. Fatih’te saz çalan delikanlıyla mı? Yoksa Harbiye’de gitar çalan delikanlıyla mı? Birçok bağlantı kurulabilecek yer var. 1850’lerden itibaren Türkçe romanlarda da kızın kiminle evleneceği üzerinden çıkan tartışmalara çokça rastlarız.

Ermeni harfli Türkçe romanlarda dönemlerde kızların tercihi hep liberal entelektüellerden yana. Babalar hep despot, ceberrut. Onların tercihi tüccar. Mümkünse eline hiç gazete almamış biri olsun damat. Müslüman Türklerin romanlarında ise üstünlük hala Akribas üstündedir. Biz de liberal, eğitim görmüş diplomalı tiplerden ziyade daha samimileri tercih ediyoruz. Diziler bize onu gösteriyor değil mi? Ötekiler dangalak oluyor çünkü. Ya züppe oluyor ya da parasını insanların gözüne sokuyor.

Oyunun sonunda ilginç bir şey oluyor. Sahneye daha önce hiç adı geçmemiş olan dayı giriyor. Dayısının elindeki mektupla birlikte Roze’un başka bir sevdiği olduğunu öğreniyoruz ve böylece düğüm çözülüyor. Kızın sevgilisinin adı Dikran. Bir yandan çarşıda yazıcılıktan geliyor, öte yandan Marsilya’daki Ticaret okuluna gitmiş, diploması var ve 4 dil biliyor: Fransızca, İngilizce, Türkçe ve Ermenice. Ayrıca çıraklıktan girdiği dükkana ortak olmaya başlamış. Nerede böylesi dedirtiyor insana. İşin ilginç yanı, biz Dikranı görmüyoruz. Olayı, mektup üzerinden anlıyoruz. Bu arada diğer 2 model anında çöküyor. Akribas iflas ediyor, Şavaş yanlış ilaç vermekten yakalanıyor ve ortaya bir sentez çıkıyor: Dikran.  Tabii çok sembolik ve kaba diyebileceğimiz bir sahne aslında. Adamın diploması ve bir de patronuyla imzaladığı kontrat var. Artin ve karısı okuyorlar. Biri “Oo 4 dil biliyor”, diğeri “Oo %41 hissesi varmış” diyor. Böyle üst üste adamı övüyorlar ve ikisinin aynı anda  “Kızımı buna vereceğim” diye bağırmasıyla bu mesele bağlanıyor. Dayı, olayı “Hadi artık barışın, sen biraz incel, sen de biraz kalınlaş, ortada buluşun” diyerek tamamlıyor. Sembolik olarak okumaya çok müsait bir oyun.

Şimdi en önemli şeylerden biri de, özellikle 19.yüzyıl boyunca üretilmiş Ermeni edebiyatı üzerinde duruyorsanız, bir dil gerilimi olması. Nedir o?  Aslında bir kısmı bizim Türkçe üzerinden şahit olduğumuz, Türkçenin sadeleşme evreleri olarak da adlandırılabilecek dilin modernleşmesi.

Ermenilerin dil üzerine yapılan çalışmalarını, seyyahların ve etnografların metinlerini okuduğunuzda, Ermenilerin çoğunun Türkçe konuştuğunu görebilirsiniz hem de anadilleri gibi. Şöyle bir gerilim var ki klasik Ermenice dediğimiz kilisede kullanılan yazı dilihalkın gündelik yaşamda konuştuğu dil değil. Gündelik yaşamda insanlar Türkçe ya da Ermenicenin bir lehçesini ya da ikisinin karışımını konuşuyor olabilir. Fakat bir noktadan sonra modern Ermenice dediğimiz şey ortaya çıkıyor. Gündelik konuşma dili yazılı dil haline geliyor ve bunun tartışmaları sürüyor aslında. Yazı dilinin yerine konuşma dilinin geçirilmesi meselesi üzerine dönen tartışmalara milli edebiyat döneminden de aşinayız. Klasik Ermenice – modern Ermenice gerilimi ve yazı dili ile konuşma dili arasında bir gerilim var. Mesela bu gerilimi oyunun her kısmında görebiliyorsunuz. Yengenye, kocasına Artin yerine Paskal diyor. Adam kuduruyor. Kızlarının adı Roze ama ona Vartuk demek istiyor çünkü Ermenice konuşmak da artık bir statü haline gelmiş durumda. Hizmetçiyi gönderiyor çünkü eski Hizmetçi de Artin gibi Türkçe ile karışık kaba bir dil konuşuyor. Yeni Hizmetçi Fransızcayla süslenmiş daha temiz bir Ermenice konuşuyor.

Aynı gerilim giyim kuşam üzerinden de devam ediyor.  Mesela tiyatroya gidecekler; ne giyeceğini, nasıl davranacağını anlatıyor. Adabı muaşeret kuralları var. Adamın bundan sıkıldığını, gündelik yaşam ritminin değiştiğini görüyoruz. Bu nasıl oluyor? Adam normalde çarşıda dükkânı kapadıktan sonra kimseye bulaşmadan evine gelip rakısını koyuyorken, yeni hayatında ayağını sıkan bir ayakkabı giymek zorunda, boynuna bir şey bağlıyor, kibar kibar konuşuyor. Artin Ağa tiksinmiş bu ortamdan.

Önemli noktalardan bir diğeri de; 20.yy ermeni edebiyatı ve kültürü için, bir sınıfsal çatışma olmasıdır. Bu ilginç bir mesele çünkü geleneksel olarak 18. veya 19.yüzyıldan bahsediyorsak Ermeni toplumunda bir ileri gelenler sınıfından bahsetmek gerekir: Amiralar. Bunlar bir tür ayanlar topluluğu ve ermeni toplumunun önde gelenleri. Bu konuda bir tane çalışma var: Aras yayınlarından çıkan Hagop L.Barsoumian’ın İstanbul’un Ermeni Amiralar Sınıfı adlı kitabı. Bu amiralar Osmanlının iltizam sisteminde çok önemli bir rol oynuyorlar. Bu 19 yüzyıl boyunca Osmanlının modernleşmesindeki en büyük problemlerden biri merkezileşme. O dönem halledilemeyen bu sorunu ihale usulü ile çözüyorlar. Parayı Sarraflardan peşin alıp o bölgenin merkezinin kollanmasını sağlıyor. Ve o sarraf bir süre sonra halkın tepesine biniyor. Tabii Yunan bağımsızlığı bir kırılmaya yol açacak. 1830’lar karmaşık geçecek. Tanzimat ve sonrasında ıslahat fermanının etkisi büyük olacak. Vergi sistemine geçilmeye çalışıldığı zaman ermeni sarrafların konumunda bir sarsılma meydana gelecek. Eskisi gibi cemaat içinde istediklerini yapamaz hale gelecekler. Çünkü onlar o kadar güçlüler ki ve Osmanlı’yla hükümet kademesinde o kadar bağlılar ki. Patrik değiştirebilecek güçteler, Kilise onarıyor, okul açıyorlar. Bir yandan da aydınlanmacı bir görevleri var ama bir yandan da muhafazakâr alanı temsil ediyorlar.

Buradan boşalan yere güçlenen bir esnaf sınıfı, tüccar sınıfı ve onla iş birliği yapan bir entelektüel sınıf geliyor: Yeni Ermeniler. Bunlar, 18.yüzyılının sonundan itibaren Avrupa’ya giden, orada meşhur kolejlerde eğitim gören, teknik eğitim alan, tıp okuyan, mühendislik okuyan, batıdaki bir takım aydınlanmacı düşüncelerle devrim fikriyle tanışan gençler. Buradan dönüyorlar ve daha laik, daha dünyevi bir temsil sistemi için zorlamaya başlıyorlar. Yani sistem çatlıyor. Cemaat içinde güç yeniden paylaşılıyor o yüzden bir ikilik ortaya çıkıyor. Muhafazakâr modeli temsil eden amiralara karşı esnaflar ve entelektüel, gazete okuyan mektep görmüş, diplomalı, Fransızca bilen ve Artin’i bakışıyla yeni züppeler doğuyor. Gerilim aslında budur. Bunun bütün ayrıntılarını oyunlardan bulabilirsiniz.

Baronyan’ın Bağdasar Ağpar oyununda da modern söylemlerin inşa aşamasını görüyorsunuz. Hukuk söylemi var ve nasıl inşa edildiği var mesela orada. Bu, müthiş bir şey. Aynı şeyi burada da görüyorsunuz. Tıp söylemi, hukuk söylemi, gazetecilik, eğitim söylemleri nasıl inşa ediliyor? Dil düzeyinde bir şey değişmiş, görüyorsunuz. Yani dile bir şey girmiş ama bunun bir karşılığı yok. Mesela burada doktor var. Doktorla avukat çalışma etiği ve çalışma biçimi üzerine uzun uzun tartışıyorlar, kavramlar havada uçuşuyor ama tam bir karşılıkları yok. Bu açıdan oyunlar çok iyi malzeme sunuyor.

Ermenilerin büyük çoğunluğu için bugün de olduğu gibi harfleri tanıma ama Ermenice konuşamama hali 19.yüzyılda da yaşadığı bir durum. Ne demek bu? Eğer ortalama bir Ermeni olarak kiliseye gidiyorsanız harfleri tanıyordunuz. Çünkü elinizde klasik Ermenice yazılmış bir İncil var, hiç bir şey anlamıyorsunuz biri oradan okuyor, siz buradan okuyorsunuz. İşte ninenizin, dedenizin Kuran okuması gibi değil mi? Arapça bilmiyor büyük ihtimalle ama Kuran okuyor. Aslında harfleri seslendiriyorlar. Anlamak başka bir şey oluyor. Ermenilerin de büyük çoğunluğu için harfleri tanımak kolay, zaten kiliseden biliyorsun ama dili anlamıyorsun. O zaman ne yapıyorlar? Gündelik yaşamda konuştukları dili o alfabe ile yazıyorlar. Yani Ermeni harfli Türkçe dediğimiz şey temelde bu. Başka türlü yazıyla ilişki kurmaları çok zorlaşıyor. Çünkü Arap harfleriyle kendilerini yazılı olarak ifade etmek için temel araçlardan yoksunlar. O klasik eğitim sisteminden geçmiyorsanız, mahalle mektebine gitmiyorsanız, Kuran kursuna gitmiyorsanız, bir duayı meşk ederek harflerin nasıl birleştiğini bilmiyorsanız, Arapça bir eseri nasıl oluşturacaksınız? Ama Türkçe konuşabiliyorsunuz o yüzden Ermeniler de Türkçeyi Ermeni harfleriyle yazabiliyorlar.

Dil üzerinden nasıl oyunlar yapıldığını ya da hangi sözcüklerin Türkçeden geçtiği, hangilerinin kullanıldığı, Artin ile karısı arasındaki karşıtlığın dil üzerinden kurulma hali işinize yarayabilir. Çünkü Odyan, gözünüze sokuyor. Yani bu evlilik meselesi çözüldüğünde kadın, ‘benim cevabım evet’ cümlesini Ermenice söylerken Artin Türkçe kökenli bir şekilde söylüyor. Dil üzerinden üretilen komiklik neden önemli olabilir? Çünkü bu aynı zamanda dönemin genel yapısıyla bağlantı kurmamızı sağlıyor. Kültürel çeşitlilik, kültürel anlaşamama, kodların farklı olmasından, temassızlıktan bir mizah doğuyor. Karagöz – Hacivat, Orta Oyunu da aslında tamamen böyle bir mizah üzerine kuruluyor diyebiliriz.

Aynı mevzu üzerinden Baronyan’ın yazmış olduğu işinize yarayabilecek sahneler var çünkü çok klasikleşmiş şeylerin kökünü görüyoruz. Haşmetlü Dilenciler oyununda Doktor ile Apisoğom Ağa arasında geçen diyalog buna bir örnektir. Muayene sahnesi dilsel yanlış anlama üzerinden ilerliyor. Doktor, “Günde kaç kere dışarı çıkıyorsunuz?” diye soruyor. Karşısındaki “Sürekli çıkıyorum, işim oldukça çıkıyorum”diyor.  Doktor, kaç kere tuvalete gittiğini sormak isterken, o bunu anlamıyor ve bunun üzerinden mevzu bir sayfa sürüyor. Ondan sonra doktor apandisitiniz var diyerek yalandan bir hastalık uyduruyor. Kadın çok mutlu oluyor kocasında apandisit var diye çünkü Fransızca kökenli, çok alafranga bir hastalık. ”Keşke ben de olsam” diyor.

Oyun içinde oyun sahnesi çok eğlenceli hale getiriyor oyunu. Bu durum benim çok hoşuma gidiyor. Yevgenye ile evlendikten sonra alafranga yaşam tarzının gereği olan suarelere geçmişler. İşte konuklar geliyor. Evin içinde bir şey kurmuşlar,evin içinde oyun oynanıyor. Oyun metnini birisi yazmış. Çarşılı Artin Ağa’da klasik Ermenice, ağdalı, özenti bir dille yazılmış tarihsel bir dram oynanıyor. Yevgenye, Artin’i yani kocasını olay çıkarmasın diye yatmaya göndermiş. O da gürültüye dayanamayıp elinde mum, kafasında takkesi ve cübbesiyle sahneye dalıyor ve oyuncuları kovuyor. Onun tarihsel dramının içine girmesi, sahnenin fiilen içine girmesi, çok komik bir sahne. Orada çok fazla yere gönderme yapıyor Odyan. Sınıfsal farklılık o dönem çok çeşitli. Ermeni edebiyatından, kültüründen bahsediyorsanız 20. yüzyılda Esnaflarla Amiralar arasındaki, geleneksel muhafazakâr Osmanlı sınıfıyla genç devrimci Ermeniler arasındaki gerilimden bahsettik ama bir de taşradan gelenlerle İstanbullu Ermeniler arasında müthiş bir gerilim var. Bu da aynı şekilde inanılmaz bir malzeme ve 20 yüzyıl edebiyatında da bunun izini sürebilirsiniz. Zaven Biberyan’ın Yalnızlar kitabını okuyabilirsiniz bu gerilimlerin sürdüğünü görmek için. Aynı gerilimler İran’dan gelen Ermeniler ya da Kafkaslardan gelen Ermenilerde var. Çeşitli gerilimler var burada da mesela Tiflis’de eğitim görmüş bir Kafkas Ermenisi var, o çok tuhaf bir dil konuşuyor, orada dil komikleştiriliyor, onu halk da anlamıyor. Artin sahneye daldığında onu oyun zannediyor,hala oyunun devam ettiğini sanıyor.Daha İstanbul hayatından alınmış bir oyun diye düşünüyor. Odyan aslında bir yandan da İstanbul hayatından alınmış gerçekçilerin ‘İstanbul’dan bir kesit’ olarak sunulması ve yazılması 1890’lardan itibaren moda olmasıyla dalga geçiyor.

Zavallı

Zavallı  oyununa geçelim. Bu oyunun İstanbul’da 1909 ve 1928 diye bir baskısı var, vodvil diye gruplandırılmış. Bunun ilginç tarafı  ise, kapakta da yazıyor, bu bir uyarlama. Uyarlama ama kaynağını ben bulamadım.. Büyülü komedi adını vermiş Odyan oyununa.. Tek perdeli bir oyun, benim elimde 1928 baskısı var ve bu dört kişilik bir oyun: Zavallı (Mösyö Krikor), Gomidas (öğretmen), Hagop (garson) ve birde perimiz var ve bu perinin bir genç tarafından canlandırılması gerektiği yönünde bir dip not var. Üç buçuk saat süren oyun bir meyhanede geçiyor. Krikor, uzun süredir işsiz bir muhasebeci, bütün gün iş aramış yorgun argın meyhaneye geliyor. Gomidas, masası üzerinde uyukluyor, sızmış. Haziran ayındayız. 6 kuruş 10 parası kalmış Zavallı Krikor’un ve yılbaşına kadar bu parayla idare etmesi gerekiyor. Bizim için çok tanıdık şeyler. Garson ise bir kaç yıl önce garsonluk yaptığı gazinonun karşısındaTürkçe operetler oynayan bir tiyatro var. Dinliyor, türkü ve şarkı söylemeye başlıyor ve dinleyenler sesini çok beğeniyorlar ve buna gazı veriyorlar. O da şan dersi alıyor bir gruba giriyor fakat sahneye çıkınca sesi gidiyor. Garsonluğa dönüyor, sesi geliyor; sahneye çıkıyor, sesi gidiyor. Şimdi Zavallı Krikor’un “Günde bir mecidiyem olsaydı ben dünyanın en mutlu insanı olurdum ama hangi iyiliksever bana bir mecidiye verecek” derken peri geliyor beni kim çağırdı diyerek. Zavallı da durumu anlatıyor. Peri “Beni çok uğraştırma, işim var gücüm var. Senin gibi milyonlarca insan var, ben senin hesabını toptan çıkarayım, getireyim, her gün bir mecidiye al fazla verimsiz bir sistem oluyor” diyor ve gidiyor. Peri gidince bunlar kendi aralarında hayal kurmaya başlıyorlar: “O parayla neler yapılır? Faize yatırılır, iş kurulur. kafe aç, okul aç, sarraflık yap, borsada oyna”. Sonra peri 30 kuruşla geliyor çünkü Zavallı’nın bir buçuk günlük ömrü kalmış. Krikor: “İyi ozaman, 30 kuruşluk içelim o zaman, ilk ve son kez keyif yapalım” diyor. Periye “Sende gel, sende içiyorsun olmaz öyle şey” diyor ve oyun bitiyor. Şimdi bu çok niteliği yokmuş gibi görünen oyunun en enteresan tarafı ironik bir tonu oluşu. Örneğin Hagop’un sesinin sahneye çıkınca gitmesi, garsonluk yaparken geri gelmesi bence çok çarpıcı bir karşıtlık veya Krikor’un iş araması ve o merdiven çıkıp inme metaforu aynı derecede ilginçtir. Kendisi yorulup, susuzluktan ölüyorken birilerinin masa başında para kazanıyor olması çok anlamsız geliyor ona. Mesela onun için öğretmenlik harika bir iş. “Bir iki saat konuş, paraları al”diyor. Öteki için garsonluk en iyi iş. Herkes bir diğerine göre kötü durumda. Tabi oyunun sonunda günde bir mecidiyeden hesaplanarak 30 kuruş almasının böyle işsiz bir muhasebecinin başına geliyor olması da ironik. Burada şunu okumak mümkün: başka bir dünyaya geçiş… Krikor’un “Benim için işsizlik sürekli bir iş haline geldi” cümlesi çok öngörülü, ayrıca modern bir söz. Ya da günlük payına düşen bir mecidiye fikrinden mecidiyeleri toplu alıp yatırım yapma fikri de, “Benimkisi duyulmamış bir hikâye” cümlesi de çok bohem bir söylem. Garson, “Dur ben sana hikâyemi anlatayım, zamanın var mı” diye soruyor. Zavallı da “Var” diyor ,“Zamandan başka bir şeyim yok” .Hepimizin hikâyeleri çok ilginç aslında garson olarak değerimiz bilinmiyor. Aslında hepimizin sesi gayet güzel ama ah bir keşfedilse ve değerlendirilse inanılmaz şeyler olacak ama olmuyor. Bunların hepsi bence çok çarpıcı noktalar. Bir de şu açıdan önemli; o yıllarda Türk tiyatrosu bu meselelerle çok uğraşmıyor. Aslında çalışılması gereken bir durum ama bir de tabi bu mizahi, abartılı bir iş. Zavallı, bu abartılı mizahi dil ile şiirsel olanın iç içe geçtiği bir oyun. Bunu diğer iki oyununda göremiyoruz. Bu oyunda kısalığından da kaynaklı daha şiirsel ifadeler var:

”Zavallı: 6 kuruş 10 para… Sabahtan akşama kadar susamış ve rakı içmeye mecbur olmuş bir adam için… of… of… Her neyse, bekleyelim ve ümit edelim… ve bilhassa unutalım. Hagop, bana bir rakı ver oğlum. Rakı unutmaktır. Rakı, hayat denilen yeryüzündeki bu kürek mahkumiyetinden gökyüzüne kaçıştır. […] Gülme, oğlum. Bazen gece sokağa çıktığında çamurun içinde yuvarlanan bir adam görürsün ve ‘sarhoşun biri’ der, geçip gidersin. Fakat hayır, dostum,  değil. O bir kaçaktır; hayat denen mahkûmiyetten kaçmıştır.

(…)

Hagop: Ah Mösyö Krikor, size hikayemi anlatayım size görülmemiş, duyulmamış bir şey; üzücü bir hikaye benimkisi. Dur anlatayım eğer bir dakikan varsa.

Zavallı:  Bir dakikam var mı? Yüz dakikam var, bin dakikam var, Allaha şükür. Zaten başka neyim var? Anlat bakalım, evladım, anlat.

(…)

Zavallı: Zaten dünyamız baştan kötü yaratılmış; aceleyle.Altı günde yaratılan bir dünya bundan iyi olamaz.”

Krikor sahneye girdiği zaman görüyoruz ki üst baş perişan bir halde, palto kızarmış şapka yeşermiş ve şöyle bir cümle geçiyor: “Zaman denen bu şaşılası boyacının eski şapkaları kırmızıya boyarken siyah redingotları niçin yeşile boyadığını kim açıklayabilir?”.

Kahraman

Üçüncü oyunumuza geçebiliriz: Kahraman. Bu oyunu da yine Mikayel Gürciyan ile birlikte yazmış. Tek perdelik, fars olarak sınıflandırılmış bir oyun, 1928 yılında Kahire’de basılmış. Oyun, İkinci Meşrutiyetten sonra İstanbul’da geçiyor. Yine Samatya’dabir meyhanedeyiz. O dönem meyhane güzel bir konu olsa gerek. Elverişli değil mi? Alkol alan bir grup erkeği bir araya topladığınız zaman mutlaka bir vukuat, bir mizah doğuyor. Kahraman oyununda, Tumik diye bir karakter var. Tumik, Bulgaristan, Romanya, İskenderiye’yi dolaşmış, iş olarak garsonluk, ayakkabı boyacılığı, komisyonculuk yapmış, Kilise heyeti kavgalarında taraf tutarak para koparmış, Odyan’ın deyimiyle “Bir serseri”. Tumik kendini anlatırken “Meydanlarda yaşasın diye bağırdım, kahrolsun diye bağırdım, hep bağırdım” diyor ama ne için bağırdığını bilmiyor ve hayatını genellikle böyle sürdürmüş. Sonra “Hürriyet geldi” deyip bunları gemilere doldurup İstanbul’a getiriyorlar. Yani Genel afla birlikte İstanbul’a dönüyor. İş arıyor. Meyhanecide “Seni devrimci yapalım” diyor, “Şimdi burada onların borusu ötüyor, Meşrutiyet onların sayesinde gelmiş diyorlar, kendini devrimci gibi sat; itibarın kralını görürsün” diyor. Oda “Oldu bitti ozaman.”diyor,“ Devrimciyim.”Çok kolay değil mi? Devrimciyim diyorsun ve devrimci oluyorsun.“Ben Ermeni değil miyim, Bulgaristan ve Mısır’da bir sürü eyleme katıldım, Abdülhamit aleyhinede bağırdım, tecrübem de var” diyor. Klasik olarak, bir kılık değiştirme sahnesi var. Meyhaneci onu devrimci kılığına büründürmeye çalışıyor. Tüm o klişeleri görüyorsunuz, palto giydiriyor, kalpak takıyor, çizmeler, kemer, bir de hançer buluyor. Bunları tabi meyhaneci nereden bulmuş? Yiyip içip parasını vermeyen devrimcilerden içtiklerinin karşılığı olarakalmış. Havaya girsin diye önüne rakı koyuyor. “Yürü oğlum” diyor, gazı veriyor. Üç tanede müşteri var bunlar duyuyorlar. Onların masasına oturup, devrimci hikayelerini anlatması için yalvarıyorlar. Tabii Odyan da İstanbulluların devrimci hayat merakı ve sahte devrim kahramanları ile dalgasını geçiyor. Tumik bir Millet haini muhbiri nasıl dövdüğünü anlatıyor. Tam karikatür bir sahne: “Altın hapları çıkardım, polis hukuku için lambaları kapattım. Tam kaçarken kapıda iki polis pusuya yatmış. İşte onlar ayağıma sarılmış onları vurdum ve kaçtım. Sonra bir mağarada bir ay saklandım” diyor. Bu sefer hikayenin kahramanlarından biri geliyor. Tumik de çaktırmadan “Aman oyunu bozma, buradan yürürsek sana da iş çıkar” diyor. O da hemen havaya giriyor. Bunların ikisi millet uğruna ne kadar acı çektiklerini ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Öbürleride dikkatle dinliyorlar. Bu arada Meyhaneci de kıllanıyor; çünkü herkes sürekli içiyor ama kimse parasını vermiyor. Meyhanecinin meşrutiyet umurunda değil çünkü daha fazla içilmesine içiliyor ama yine paralar ödenmiyor. “Meşrutiyet, özgürlük ,eşitlik, kardeşlik, hürriyet dedik, çok güzel ama rakıyı yine veresiye satıyoruz; hemde eskiden bir şişe içen şimdi yaşasın meşrutiyet diyerek üç şişe boşaltıyor” .Sahte kahramanların ikisi tezgaha kurulmuş, anlatırlarken anlattıkları asıl kişi geliyor ve bunları bir güzel dövüyor. Dinleyenler “kahraman aslında bu abimizmiş onun peşinden gidelim” derken meyhaneci parayı kimin ödeyeceğini soruyor ve “milletin hesabına yazılsın” cevabını alıyor. Oyun burada sonlanıyor.

Burada yine mizah, abartının yanısıra huy değiştirme hikayesi, söylem farklılıkları gibi şeylerden çıkıyor. Dilsel anlaşmazlık bu oyunda da çok önemli bir nokta çünkü Tumik eğitimsiz serserinin biri olarak görünüyor oyunun yazarının kurduğu dünyada. Ama devrimci pozuna büründüğü zaman, öbürleri, yanında kibar kibar konuşmaya başlıyorlar.Tumik tabii ki bir çok sözcüğü anlamıyor. Anlamadığı şeyler üzerinden bir mizah üretiyor Odyan. Olduğundan farklı görünmek, tanımak, tanınmamak gerilimiyle kurulan bir mizah yapısı diyebiliriz.

Genel olarak Odyan’ın en güçlü araçlarından birisi gündelik dil.  Onu çok iyi kullanıyor. Ayrıca, yoksulluğa yaklaşımı da çok kritik. Ben bu konuda Baronyan ile bir karşıtlık kurulabileceğini düşünüyorum. Bu konuda da biraz daha derinlemesine incelenip malzeme bulunabilir.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s